Kendine Sahip Çık!
“Gazi” Mustafa Kemal ve “silah” arkadaşları her şeyden önce gözü pek, yiğit, onurlarına düşkün birer savaşçıydılar.
Mustafa Kemal Atatürk’ün adının önündeki “Gazi” kelimesi bir ad değil, gerçek bir sıfattır, savaşlardan gazi olarak çıkmış olduğunu belirtir.
Atatürk ve silah arkadaşları savaş dönemlerinin çocukları olarak dünyaya gözlerini açtılar. Hayatlarının, özellikle gençliklerinin büyük bir kısmı savaş meydanlarında, cephelerde kan, kurşun, bombalar ve ölümler içinde geçti. Hayatları onları, o zamanın şartlarında, başka başka coğrafyalara; kâh çöl kumlarının arasına, kâh dondurucu karın çamurun içine, kâh dağlara tepelere; bir cepheden bir cepheye atlarla, trenlerle gemilerle oradan oraya sürükledi. Onlar, yanlarına alabildikleri birkaç parça özel eşyalarıyla, cephelerde, savaş meydanlarında ölümü kovalayan, ölümle hayat arasında gidip gelen birer gezgin gibiydiler.
Hayatlarının büyük bölümünü ailelerinden, sevdiklerinden çok çok uzaklarda, bu halde savaşmak, düşmanla boğaz boğaza gelip öldürmek ve ölmek üzere çadırlarda, yerlerde, tozun toprağın içinde yaşayarak, siperlerde uyuyarak, bazen aç kalarak, bazen sefil olarak, ama ölümler yaratarak ve hayatlar kurtararak geçirdiler.
4 Ekim 1911 tarihinde bir Rus vapuru ile Trablusgarp’a savaşmaya giderken Urla’dan Salih Bozok’a yazdığı mektupta şöyle diyordu Gazi;
“… Başka kağıdım yok. Nuri’ye (Conker) ayrıca mektup yazamayacağım. İstersen bu mektubumu aynen gönder veyahut bahisle (bu mektuptan bahsederek) bir mektup yaz ve o kıymetli kardeşimize de ki; Benim için hatırası kalp ve vicdanımdan bir an çıkmayan bir öz kardeş varsa, Nuri’dir. Bu muzlim (karanlık, meçhul) seferi onunla yapmak isterdim. Allah nasip ederse saha-i mücadelatta (mücadele sahasında) birleşiriz, eğer mukadderse (kaderimiz öyle ise) ahirette buluşuruz.”
Üç yıl sonra, 1914′de yazdığı notlarında şunları ekliyordu;
“Filhakika, (Hakikaten de) bir gün, Siranayik darulharekatından (harekat meydanından) Balkan yangınına koşarken…
Bir gün, Afrika sahilinden vatanıma ulaştıracak yolların kapanmış olduğunu görürken…
Bir gün işittim ki; vatanım selanik ve orada anam, kardeşim, bütün akraba ve taallukatım (yakınlarım) - mahiyetlerini anlattığım için vatanımdan kovulduğum zevat (kişiler) tarafından - düşmana hibe edilmiştir.”
“Gazi” Mustafa Kemal ve “silah” arkadaşları her şeyden önce gözü pek, yiğit, onurlarına düşkün birer savaşçıydılar…
İnanın savaş meydanında Mustafa Kemal veya diğer Türk komutanları, karşınızda düşmanınız olarak bulmak istemezdiniz. Sanırım bu karşılaşacağınız en talihsiz karşılaşma olurdu. Çünkü onlar ve emirleri altında bulunan askerleri, ölümü çoktan göze almış insanlardı ve karşınızda gerekirse göz kırpmadan ölmek için bulunurlardı.
Savaş meydanında onların ve askerlerinin cephaneleri bitse bile, ellerine süngülerini, kılıçlarını alır, açtığınız ateşin altında size doğru gelmeye devam ederlerdi. Öldürebildiklerinizi vurup öldürür, veya bombalarla paramparça ederdiniz. Ama öldürmeye yetişemedikleriniz, siperlerinize girer ve sizin işinizi süngüleriyle, kılıçlarıyla oracıkta bitirirlerdi. Ölmeden önce, onların namusuna, vatanlarının toprağına ve özgürlüklerine göz diktiğiniz için kendi kendinize pişman olur, kahrederdiniz.
Bu insanlar vatan toprağına, özgür ve onurlu bir hayata değer veren kişilikli, şerefli insanlardı. Çoğumuz gibi değildiler…
Onlar ve beraberlerinde ölüme götürdükleri askerleri, Türk milletinin ırzını, namusunu, onurunu ve üzerinde yaşamak üzere atalarından miras kalmış olan topraklarını korumak için onlarca yıllarını, gençliklerini, sağlıklarını, ve canlarını “feda” ettiler. Kendilerinin evlatları yani sizler için, bu topraklar için türlü sefalete, rezalete göğüs gerdiler, “Feda olsun…” dediler…
Gazi Mustafa Kemal 1914 yılında yazdığı notlara şöyle devam ediyordu;
“Subaylık demek, kendini nefsini ve canını feda etmeyi kesinlikle göze almış olmak demektir. Bir zabit (subay), sanatı namına hayat ve mevcudiyetine hiç ehemmiyet vermeyecektir. Zabit, hayat ve rahatın hiç düşülmemesi icap edince, rahat ve hayatını feda etmeyi bir şeref bilecektir. Muktazay-ı namus (namusun gereği) budur.
Ben bu sözlerin zihinlerde vicdanlarda yaratacağı derin yankıların ahengini bozmaktan korkarak, hiçbir söz söylemeksizin onları yalnız büyük bir huşu ile dinlemiş olmakla yetineceğim. “Çatışmada her atılan merminin isabet etmediği hakkında verdiğin teminat doğrultusunda “Muharebede yağan mermi yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır” diyeceğim. Ve gerçekte böyle olmasaydı, Trablusgarp Harbi’ne katılmış bütün arkadaşlarımızın mutlaka Trablus’ta, Humus’ta, Bingazi’de, Derne’de, Tobruk’ta İtalyan istihkamları karşısında bugün kemiklerinin bile kalmamış olmaları gerekirdi. Halbuki o kahraman arkadaşlar, Balkan Savaşı’nın son devrelerinde de olsa, varlıklarını kanıtlayarak imkan çerçevesinde kalan ölçüde, namusun ve şerefin gereklerini yerine getirmişlerdir.”
Vatan toprağı, kadınlarının, erkeklerinin ve kendilerinin şerefi ve namusu için çoğu zaman evlerinden, ailelerinden, sevdiklerinden uzak, çok uzak ve çoğu zaman sefalet diyebileceğimiz şartlarda yaşamış olan bu insanların; törenlerde, toplantılarda, gezilerde, kalabalıkların tezahuratların ve alkışların içinde smokin veya takım elbiseyle gördüğümüz fotoğrafları, onların bu vatan toprağı ve bizler için ne şartlarda mücadele verdiklerinin bazen göz ardı edilmesine neden oluyor sanırım.
Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın “silah” arkadaşlarından biri olan Nuri “Conk”er, “Silahlarımız düşmanı bizden korunmaya mecbur etmek içindir” yazmıştı kitabında…
Ordu
Bir ordu, düşmanlarınızın önce sınırlarınızdan içeriye, valiliklerinize belediyelerinize, mahallelerinize en sonunda da evlerinize girip size diledikleri ve kendi uygun gördükleri muameleleri yapmalarını, sizi kendi boyundurukları altına almalarını, yaşamak için ihtiyaç duyduğunuz topraklar ile yer altı yer üstü kaynaklarını ele geçirmelerine engel olmak, bunları, hayat hakkınızı, özgür ve insana yakışan onurlu bir hayatı devam ettirme hakkınızı korumak üzere; barış zamanında korkulan ve kötü niyetlerden caydıran, savaş zamanında da öldürücü, yıkıcı bir güç olması için beslenir. Ordu sizin yok olmamanız için var edilmiştir.
“Güçlü ordu, güçlü Türkiye” söylemi ne kadar gerçekçiyse tam aksi olan “Güçsüz ordu, güçsüz Türkiye” söylemi de o kadar gerçekçidir.
Düşman; kendine karşı koyacak, karşı duracak bir silahlı kuvvetin varlığından çekinmiyorsa ülkeniz işgal edilir. Sivil asker milyonlarca insanınız kıyımdan geçirilir. Anneleriniz, kadınlarınız, kızlarınız önce türlü cinsel fanteziye ve tecavüze, sonrasında işkenceye malzeme olmak üzere düşmanlarınızın yataklarına, bedenlerinin altına, sonra paçavra gibi toprağa; erkekleriniz, oğullarınız da işkence edilip öldürülmek, çırılçıplak soyulup üst üste konulup yanlarında sırıtarak fotoğraf çekilmek, işkence ile paramparça edilip düşmanın hayal dünyasının genişliğine bağlı olarak türlü şekillerde cinayetlerin kurbanı olmak üzere hapislere, zindanlara, kamplara gönderilir.
Gazi şöyle demişti notlarında;
“Ordunun vazifesi, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değer.”
Sizin ırzınızı, namusunuzu, onurunuzu ve topraklarınızı koruyan, kollayan, en önce yaşama hakkınız, ve onurlu ve özgür bir insan olarak nefes alma hakkınız olmak üzere bütün haklarınızın düşmanlarınızın tasarrufuna geçmesini engelleyecek, sizler için ölmek üzere düşmanınızın karşısına geçecek, onunla boğaz boğaza gelecek, gerekirse onu yok edecek güçlü ve caydırıcı bir silahlı insan gücünüz yoksa, düşmanlarınızın altında birer insan müsvettesi muamelesi göreceğiniz acıklı ve rezil bir hayata ya da ölüme yelken açmış gidiyorsunuz demektir. (Bkz. Tarih, Bkz. Günümüz…)
Akli dengesi yerinde olan ve onuruna, özgürlüğüne, namusuna düşkün hiçbir insan kendisini ve vatanını koruyan silahlı gücün “güçsüzlüğünü” ve yıpratılmasını istemez ya da buna çabalamaz. Türk Ordu’sunun zayıflatılması, ancak size ve vatanınıza karşı art niyetli olan insanların işine yarayabilir, sizin değil.
Günümüzde, halen caydırıcı bir güç olarak varlığını sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, düşmanların bir sonraki hedeflerini gerçekleştirebilmek adına zayıflatılma, yıpratılma çabaları, ülkedeki mevcut ortamın da cevaz vermesi nedeni ile hız kazanmış bulunmaktadır. Silahlı kuvvetlerinizin yıpratılıp zayıflatılmasına yönelik olarak, Türk milletinin Türk Ordusu’na ve “Gazi” Mustafa Kemal’e olan güven, bağlılık, sevgi ve minnet duygularının köreltilmesi gerekmekte bunun için türlü türlü oyunlar sahnelenmektedir. Bu çabalar; akli dengesi mi, ruh sağlığı mı bozuk veya tecavüz meraklısı cinsel sapık mı olduğu belli olmayan, hangi çarpık ve hasta zihniyetten, hangi karanlık inlerden çıkıp geldiği, kimler tarafından devşirildiği anlaşılamayan bir takım soysuz, namussuz ve kişiliksiz maşalar ve işbirlikçileri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
Bence, aklını bırakma, aklını yitirme!…
Ordu’na sahip çık! Kendine sahip çık!…
Admin
Son Yorumlar